Flaneuse
AKIŞSANATÇILARRÖPORTAJLARSERGIDERGI
AKIŞSANATÇILARRÖPORTAJLARSERGIDERGI
about
← Tüm röportajlara dön
Sanatçı Profili →
The Forum — Röportaj

İçe Bakışın Göstergebilimi: Bilincin Sessiz Tanığı

İçe bakışın ve sembollerin izini süren Christophe Correia, dış dünyayı bir alfabe, sembolleri ise bir gramer olarak kullanarak bilincin derinliklerine iniyor. Varoluşun karanlığı ve sessizliği üzerinden insan zihninin evrenle olan kopmaz bağını ve kendi özgürlüğünü geri kazanma arayışını tartışıyoruz.

Sanatçı mısınız?

Her zaman öne çıkaracağımız yeni yetenekler arıyoruz. Portföyünüzü editoryal ekibimize gönderin.

Flaneuse

Sanatçı röportajları, küratöryel yazılar, dijital sergiler ve bağımsız editoryal dosyalar sunan iki dilli çağdaş sanat platformu.

  • HAKKIMIZDA
  • GİZLİLİK POLİTİKASI

© 2026 FLANEUSE MAG. TÜM HAKLARI SAKLIDIR.

KULLANIM KOŞULLARI
11 Eylül 2026Christophe Correia
İçe Bakışın Göstergebilimi: Bilincin Sessiz Tanığı
Interview — Christophe Correia
(01) SanatçıChristophe Correia
(02) Detaylar
September 11, 2026
IntervıewPaıntıngContemporary ArtOıl PaıntıngSymbolısmSurrealıstıc Realısm
(03) Paylaş

1.Resimleriniz çoğu zaman dış dünyanın tasvirlerinden ziyade içsel manzaralar gibi hissettiriyor. Sanatsal dilinizin gözlemden ziyade içe dönüş üzerine kurulacağını ne zaman fark ettiniz?

İçe dönük sanatsal dilim, üniversite yıllarımda, özellikle derslerde veya ev ile okul arasındaki günlük yolculuklarım sırasında yaşadığım can sıkıntısı ve hareketsizlik anlarında şekillenmeye başladı. Geriye dönüp baktığımda, her şeyin zihnimin özgürce dolaşabildiği o sessiz alanlarda başladığını fark ediyorum.

O dönemde sürekli ejderhalara binen kahramanlar ya da mumyalar ve cesetler gibi çürüyen yaratıklar çizerdim. Bugün bu çizimleri ergenlikten genç yetişkinliğe geçiş döneminin yansımaları olarak görüyorum. Kendini anlamaya çalışan, hiçbir yere tam olarak ait olmadığını hisseden ve hayatı kaçırıyor olmaktan korkan genç bir adamın duygusal çalkantılarını yansıtıyorlardı.

Her zaman biraz yalnız biri oldum ve yalnızlık bana çevremdeki dünyayı gözlemleme ve özümseme fırsatı verdi. Bulutları, doğayı, çiçekleri; ama aynı zamanda yaşamın içindeki şiddeti ve bununla birlikte taşıdığı derin güzelliği düşünerek zaman geçirdim.

Bu gözlemler beni bazı temel sorular sormaya yöneltti: Güzellik nasıl çirkinliği barındırabilir? Yaşam neden kaçınılmaz olarak ölümü içerir? Ve tam tersine, ölüm nasıl yaşamı, çirkinlik nasıl güzelliği ortaya çıkarabilir?

Pratiğim geliştikçe, yalnızca gözlemin yeterli olmadığını fark ettim. Bu içsel düşünceleri ifade etmek istiyorsam, göstergebilimin dilini öğrenmem gerekiyordu. Dış dünya benim kelime dağarcığım, semboller ise gramerim haline geldi.

Gözlemlediğim şeyleri gerçeği yeniden üretmek için değil, onlardan içimde neyin kaldığını ortaya çıkarmak için kullanıyorum. Sembolik imgeler aracılığıyla doğru “evrensel dili” bulmak, hayat boyu süren bir mücadelem oldu.

2.Çalışmalarınızın birçoğu bilinç, kimlik ve algı arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Resimleriniz felsefi bir sorudan mı, kişisel bir deneyimden mi, yoksa zihninizde kalan bir görüntüden mi doğuyor?

Bence bu üçünün pratiğimde birbirinden ayrılması mümkün değil.

Felsefe, varoluş düşüncesi, ontoloji, astrofizik, nörobilim ve genel olarak bilim üzerine oldukça fazla çalışıyorum. Bunların yanında ezoterik gelenekleri, simyayı ve dünyanın büyük dinlerini ve onların sembolik sistemlerini de araştırıyorum.

Ancak entelektüel çalışma sürecin yalnızca bir parçası. Aynı zamanda meditasyon, dua, oruç, uzun yürüyüşler ve bilinmeyenin beni yönlendirmesine izin vermek gibi deneyimler aracılığıyla da kendimi keşfetmeye çalışıyorum.

Yogayı da yalnızca fiziksel pozlardan ibaret olmayan daha geniş anlamıyla; Tantra, Mantra ve Yantra olmak üzere üç boyutuyla çalıştım. Benim için beden, doğa, sessizlik ve disiplinli dikkat, içgörüye ulaşmanın çok daha güçlü yolları.

Tüm bu deneyimler entelektüel, ruhsal ve fiziksel olarak birbirini besliyor. Zihnimin beklenmedik bağlantılar kurmasına ve öğrendiklerimi, hâlâ keşfetmekte olduklarımı aktarabilecek metaforlar üretmesine olanak sağlıyor.

Bununla birlikte, resimlerimin çoğu kavramlardan ziyade imgelerle başlıyor. Can sıkıntısı veya zihinsel bir dinginlik ortaya çıktığında, zihnime canlı görüntüler yansıyor. Bazen çalışırken veya yürürken ortaya çıkıyorlar; sanki hareket, farklı bir düşünme biçimini harekete geçiriyormuş gibi.

Spontane bir şekilde, neredeyse bilinçli düşüncenin ötesinden gelen mesajlar gibi beliriyorlar. Bazen günler veya haftalar önce kendime sorduğum felsefi ya da sıradan soruların cevapları gibi hissediliyorlar.

Beni büyüleyen şey, bu cevapların hiçbir zaman doğrudan açıklamalar şeklinde gelmemesi. Her zaman metaforik imgeler biçiminde ortaya çıkıyorlar.

Bu da beni bilinçdışının bilinçle semboller ve metaforlar aracılığıyla iletişim kurduğuna inanmaya yöneltti. Bir bakıma yaratıcı süreç, uyanıkken görülen bir rüyaya benziyor.

Resim yapmak ise bu içsel görüntüleri, başkalarının deneyimleyebileceği ve kendi yorumlarını katabileceği bir dile dönüştürme eylemine dönüşüyor.

3.Speculum Mentis adlı eserinizde göz, hem bir ayna hem de bir portal işlevi görüyor. Fiziksel görme eyleminin ötesinde, “görmek” sizin için gerçekten ne anlama geliyor?

Benim için asıl soru ne gördüğümüz değil, gören kişinin kim olduğu. Hatta daha kesin ifade etmek gerekirse: Gözlemleyeni gözlemleyen gözlemci kim?

Bu soru, kişinin kendi farkındalığı içinde sonsuz bir fraktal döngüye dönüşebilir. Speculum Mentis, benim için bu paradoksu, yani bilincin kendisini gözlemlemesini temsil etme girişimi.

Ayna burada çok önemli çünkü kendimizi yalnızlık içinde keşfettiğimize inanmıyorum. Kendimizi, dış dünyanın içimizde oluşturduğu yansımalar aracılığıyla tanıyoruz.

Başka bir insanla karşılaşmamız, yaşadığımız her çatışma, her duygu; zaten içimizde var olan ama gizli kalmış bir şeyi açığa çıkaran bir aynaya dönüşüyor.

“Bu insan beni neden bu kadar öfkelendiriyor?”, “Bu durum neden beni bu kadar derinden incitiyor?”, “Bunun neden bu kadar önemli olduğuna inanıyorum?”, “Neden buna çekiliyorum?” gibi sorular, benim için anlık cevaplardan çok daha değerli.

Kendimi tanımanın sırlarının cevaplar kadar soruların içinde de bulunduğunu sık sık söylerim. Gerçek öz-bilgi, kendi tepkilerimize karşı merak duymaya başladığımızda ortaya çıkar.

Bu düşünce Lacan'ın “arzu, Öteki'nin arzusudur” sözüyle de örtüşüyor. Lacan, kendimizi eksik olan üzerinden ve arzunun başkalarıyla ilişkili olarak nasıl şekillendiği aracılığıyla tanıdığımızı öne sürüyor.

Meditasyon deneyimim ise beni biraz farklı ama tamamlayıcı bir sezgiye götürdü. Eksiklik olarak deneyimlediğimiz şey, zaten içimizde potansiyel olarak var olan, elde edilmekten ziyade keşfedilmeyi bekleyen bir şeye işaret ediyor olabilir.

Bu anlamda görmek, fiziksel görme eyleminden çok daha fazlası. Kendi bilincimizin hareketlerini gözlemleyebilme kapasitesi.

Speculum Mentis'teki göz bu nedenle hem bir ayna hem de bir portal: Bir ayna, çünkü benliği dünya aracılığıyla yansıtıyor; bir portal, çünkü her samimi gözlem eylemi, kim olduğumuzla daha derin bir karşılaşma ihtimalini açıyor.

4.Kompozisyonlarınız kozmik imgeleri son derece kişisel sembolizmle bir araya getiriyor. Sizce evren neden insan zihni için bu kadar güçlü bir metafor?

Çünkü hiç kimse evrenin ne olduğunu gerçekten anlamıyor; her birimizin içinde var olan evreni ise hiç anlamıyor.

Zihni, ruhu ve bedeni birlikte Benliği şekillendiren üç boyut olarak görüyorum.

Bu metaforu açıklamak için sık sık Tabula Smaragdina'daki iki cümleyi düşünüyorum: “Yukarıda olan aşağıda olana benzer ve aşağıda olan yukarıda olana benzer.”

Bu sözler, insan ile kozmosun birbirini yansıttığı fikrini ifade ediyor.

Kendimizi evrenden ayrı görme eğilimindeyiz, ancak ben bu ayrılığı bir yanılsama olarak görüyorum. Benim bakış açım Spinoza'nın Deus sive Natura Tanrı ya da Doğa anlayışına daha yakın.

Biz evrenin dışında değiliz; onun ifadeleriyiz.

Sonuçta her birimiz Sonsuz'un içindeki sonsuz bir damlayız.

5.“Lux in Tenebris”, karanlığın kaçılması gereken bir şey değil, içinden geçilmesi gereken bir alan olduğunu düşündürüyor. Kendi karanlık anlayışınız yıllar içinde nasıl değişti?

Bunun, birçok insanın kendi gerçek benliğini keşfederken geçtiği bir yolculuk olduğuna inanıyorum.

Başlangıçta kendimizin en karanlık taraflarından korkar ve onları reddederiz. Ardından mücadele gelir; onları bastırmaya veya onlarla savaşmaya çalışırız.

Zamanla bu karanlık yönlerin düşmanlarımız olmadığını anlamaya başladım. Onlar aslında bizi acıdan, belirsizlikten ve bilinmeyenden korumaya çalışan parçalarımızdı.

Lux in Tenebris bu farkındalığı yansıtıyor.

Karanlık kaçılacak bir yer değil, içinden geçilecek bir yer. Ona direnmekten vazgeçtiğimizde, çoğu zaman içimizde her zaman var olan ve keşfedilmeyi bekleyen sessiz bir ışık buluyoruz.

6.Çalışmalarınız izleyicileri kendileriyle yüzleşmeye davet ediyor. Bu resimleri üretirken kendiniz hakkında beklemediğiniz bir şeyi hiç keşfettiniz mi?

Resimlerim birçok açıdan kim olduğumun ve öğrendiklerimin bir yansıması.

İnançlarımı, sorularımı ve deneyimlerimi doğrudan cevaplar yerine metaforik anahtarlar aracılığıyla ifade ediyorlar.

İzleyicilere ne düşünmeleri gerektiğini söylemek istemiyorum. Bunun yerine çalışmalarımın düşünmeye teşvik etmesini ve onların yalnızca kendilerinin açmayı seçebileceği bir kapıyı fark etmelerine yardımcı olmasını umuyorum.

Elbette bunu bazen kışkırtma ve rahatsızlık yoluyla da yapıyorum.

Bizi rahatsız eden şeylerin, bizi yalnızca rahatlatan şeylerden daha fazla kendimiz hakkında bilgi verdiğine inanıyorum.

7.“Dominus Clavium”, insanın kendi hayatının anahtarlarını yeniden eline almasını anlatıyor. Bu metafora ne ilham verdi ve insanların özgürlüklerinden vazgeçmelerine neden olan görünmez yolların daha fazla farkına vardıklarını düşünüyor musunuz?

Dominus Clavium, sahip olduğumuz en önemli anahtarların dış dünyadaki kapıları açanlar değil, kendimizi yönetmemizi sağlayan anahtarlar olduğu fikrinden ilham aldı.

İnsanların özgürlüklerinden vazgeçmelerine neden olan görünmez yolların daha fazla farkına vardıklarına inanmak isterim. Ancak çoğu zaman bunun tersini görüyorum.

Kamusal tartışmalar giderek daha fazla kutuplaştı ve birçok insan kendisini katı ideolojik kimlikler üzerinden tanımlıyor. Bana göre bu durum gerçek diyaloğu ve bağımsız düşünmeyi zorlaştırabiliyor.

Sosyal medyanın bu konuda karmaşık bir rolü var. Perspektifimizi genişletme gücüne sahip olduğu gibi onu daraltma gücüne de sahip. Bizi bilgiye ve farklı fikirlere ulaştırabilir, ancak aynı zamanda anlatıların, algoritmaların ve doğrulama yanlılığının içinde de hapsedebilir.

Bu nedenle yalnızca bize iletilen mesajları değil, bunlardan kimin faydalandığını ve neden bize hitap ettiklerini de sorgulamanın önemli olduğuna inanıyorum.

Sonuç olarak Dominus Clavium siyasetle ilgili değil; sorumlulukla ilgili.

Resim, hayatımızın anahtarlarını bilinçli bir şekilde elimizde tutup tutmadığımızı ya da farkında olmadan onları korkuya, ideolojiye veya dış etkilere teslim edip etmediğimizi soruyor.

Bu eser, kesinlikten ziyade öz-farkındalık aracılığıyla bu anahtarları yeniden ele almaya yönelik bir davet.

8.Resimlerinizde tekrar tekrar karşımıza çıkan göz neredeyse sessiz bir tanık gibi görünüyor. Bu izleyicinin gözü mü, sizin gözünüz mü, yoksa her ikisinin de ötesinde bir şey mi?

Benim için o, Watcher; yani düşüncenin arkasındaki sessiz tanık. Rüyaların hayalperesti, bilinçli benliğin ortaya çıkmasını sağlayan varlık.

Gerçekte ne olduğunu bildiğimi iddia etmiyorum. Belki yalnızca bilincin bir metaforu, belki de anlayışımızın ötesinde bir şey.

Beni ilgilendiren şey, tamamen hareketsiz olduğumuzda ve beden ile zihnin herhangi bir zorlama olmadan hareket etmesine izin verdiğimizde onu zaman zaman hissedebilmemiz.

Sıklıkla önerdiğim uygulamalardan biri “otomatik yürüyüş” olarak adlandırdığım şey: Bir hedef belirlemeden yürümek ve niyet yerine sezginin size rehberlik etmesine izin vermek. Ancak sonrasında o yolculuğa neden ihtiyaç duyduğunuzu fark ediyorsunuz.

Bu nedenle resimlerimdeki tekrar eden göz ne benim gözüm ne de izleyicinin gözü.

Bir şekilde hepimizin içinde var olan o sessiz tanığı temsil ediyor.

9.“Sessizlik”, özellikle Regnum Silentii ile bağlantılı çalışmalarınızda pratiğinizde önemli bir rol oynuyor gibi görünüyor. Sessizlik, kelimelerin sunamadığı neyi sunuyor?

Sessizlikte gerçek sesinizi bulabilirsiniz.

Watcher'ın fısıltılarını duyabilirsiniz. Zihninizde kristalleşen görüntüleri görebilir ve duyguların bedeninizin içinde nasıl hareket ettiğinin farkına varabilirsiniz.

Regnum Silentii bu fikirleri araştırıyor.

Meditatif bir duruma ulaşma mücadelesiyle, zihnin sessizliğiyle, bedenin ve bilincin dinginliğiyle ve en karanlık taraflarımıza direnmekten vazgeçtiğimizde ortaya çıkan bilgiyle ilgili.

Watcher'ı gözlemlemeyi ve rüyaların ve bilinçdışının dünyasına açık hale gelmeyi öğrenmekle ilgili.

Bir anlamda resim yapmak da bu sessizliğe ait.

Işık sessizdir; renk, biçim, değer ve boşluk aracılığıyla konuşur.

Belki yalnızca bir tür sinesteziye sahip olanlar rengi gerçekten “duyabilir”, ancak bence her resmin kendi sessiz sesi vardır; yalnızca izleyiciden farklı bir şekilde dinlemesini ister.

10.Sabır ve derinliğiyle bilinen bir malzeme olan yağlı boya ile çalışıyorsunuz. Resim yapmanın fiziksel süreci, duygusal ve kavramsal yolculuğunuzu nasıl etkiliyor?

Eğitimim gereği bir ürün tasarımcısı olarak kullandığım malzemelere her zaman büyük önem verdim.

Hâlâ öğrenmeye devam ediyorum, ancak her zaman ulaşabileceğim en yüksek kaliteli, arşivlik malzemeleri seçmeye çalışıyorum. Yağlı boya da kalıcılığı ve derinliği nedeniyle bu tercihlerimden biri.

Bugün Portekiz'de usta sanatçı ve restorasyon kalitesinde yağlı boya üreten tek üretici olan DarteCor'un yüksek kaliteli, el yapımı yağlı boyalarını kullanıyorum.

Zaman içerisinde yağlı boyayla insanların tahmin ettiğinden çok daha hızlı çalışmamı sağlayan bir resim medyumu da geliştirdim.

Fat-over-lean prensibine her zaman uyuyorum, ancak çalışma yöntemim bir sonraki katmanı uygulamak için nadiren uzun süre beklememi gerektirecek kadar esnek.

Katmanlar arasındaki bekleme süresi de resmin kendisi kadar önemli. Bana geri çekilip çalışmayı inceleme ve bir sonraki hamlemi planlama fırsatı veriyor.

Resim yapmak çoğu zaman bir satranç oyunu gibi hissettiriyor: Her karar bir sonraki kararı etkiliyor ve hatalar bile nihai kompozisyonu şekillendiren fırsatlara dönüşüyor.

11.Fransa ve Portekiz arasında, gelenekler, müzik ve folklorla iç içe büyüdünüz. Bu kültürel etkiler, doğrudan olmasa bile görsel dilinize nasıl yansıdı?

Bu etkilerin imgelerimden çok değerlerimde bulunduğunu düşünüyorum.

Kırsal bölge ile şehir arasında büyüme fırsatım oldu. Bu bana hem doğayla derin bir bağ hem de farklı kültürlere karşı açıklık kazandırdı.

Geleneksel halk müziklerinin yanı sıra deep ve karanlık techno dinleyerek büyüdüm.

Hayata hiçbir zaman yüzeysel bakamadım.

Kırsal bölgede büyümek bana çok erken yaşta yaşam ve ölümün birbirinden ayrılamayacağını öğretti. Sofranızdaki yiyeceğin önce yetiştirilmesi, hasat edilmesi veya hatta öldürülmesi gerektiğini öğrendiğinizde, varoluşun hem güzelliğini hem de acımasızlığını hızla anlıyorsunuz.

Başlangıçta bu zor bir ders, ancak tüm yaşam biçimlerine karşı saygı duymayı öğretiyor.

Bu bakış açısı doğal olarak resimlerime de yansıdı. Her canlıyı aynı düzlemde göstermeye çalışıyorum çünkü sonuçta hepimiz yalnızca var olmaya çalışıyoruz.

Kuzey Portekiz'in gaydaları, davulları ve geleneksel halk müzikleri de üzerimde derin bir iz bıraktı.

Ritimlerinde kadim ve ilkel bir şey var; bana insanlığın yaşama, dayanma ve ait olma yönündeki bitmeyen mücadelesini hatırlatıyor.

12.Resimleriniz gerçekçilik ile sembolizm arasında bir denge kuruyor. Bir fikrin ne zaman tanınabilir kalması, ne zaman metafora dönüşmesi gerektiğine nasıl karar veriyorsunuz?

Gerçekçilik ve sembolizmi birbirinin karşıtı olarak görmüyorum.

Gerçekçilik, metaforun inandırıcı hale gelmesini sağlayan dil.

İzleyici önce tanıdık bir şeyi fark ediyor ve ancak bundan sonra onun ne anlama geldiğini sorgulamaya başlıyor.

İzleyiciyi resmin içine davet etmek için gerçekçiliği, gördüklerinin ötesine taşımak için ise sembolizmi kullanıyorum.

Gerçekçilik izleyicinin görüntüyü tanımasına yardımcı oluyor. Sembolizm ise görüntünün ötesinde ne olduğunu keşfetmeye davet ediyor.

Amacım, aynı anda her iki düzeyde de okunabilen bir resim yaratmak.

13.Birisi resimlerinizden birinin karşısında, başlığını veya açıklamasını okumadan bir saat boyunca dursaydı, ne deneyimlemesini isterdiniz?

Musée d'Orsay'da Harrison'ın Solitude adlı eserinin karşısında dururken, Louvre'da Ribera'nın Saint Paul the Hermit eserini görürken veya Dalí'nin Theatre-Museum'unu, Portlligat'taki evini ve Púbol'daki Dalí Kalesi'ni ziyaret ederken hissettiğime benzer bir şey yaşamalarını isterdim.

Resmi anlamalarından çok, onunla sessiz bir diyaloğa girmelerini isterim; metafor ve sembolizm aracılığıyla derin bir iletişim kurmalarını.

Bu deneyimi tek bir kelimeyle özetlemem gerekseydi, bu kelime “şiir” olurdu: tanıma, tefekkür ve nihayetinde aidiyet duygusu.

14.İleriye baktığınızda, şu anda çalışmalarınız aracılığıyla cevaplamaya çalıştığınız sorular neler ve sanatsal yolculuğunuzun bundan sonra nereye gittiğini düşünüyorsunuz?

Şimdilik temel hedefim, 25 resim ve çizimden oluşan Regnum Silentii serisini bu yılın sonuna kadar tamamlamak.

Bunun ötesinde, tek bir ana tema etrafında şekillenen 150 resimden oluşacak daha büyük bir proje de şimdiden tasarladım. Ancak şimdilik bu temayı gizli tutmayı tercih ediyorum.

Bu proje, tek bir kitabın bölümleri gibi, 25'er eserden oluşan altı seri halinde ilerleyecek.

Daha ileride ise hedefim resmin ötesine geçiyor.

Bir gün insanların kendileriyle yeniden bağ kurabilecekleri, sanatın, mimarinin ve sessizliğin bir araya gelerek huzuru, düşünmeyi ve içsel dinginliği desteklediği bir tefekkür alanı yaratmak istiyorum.

← Tüm röportajlara dön© 2026 Flaneuse Mag