Berlin yerleşik Güney İtalyalı ressam Teresa De Cata’nın sanatı, bir kaçıştan ziyade gerçekle yüzleşme ve kendini ifade etme aracıdır. Erken çocukluk dönemi eğitimlerinden ve güncel sinemadan beslenen sanatçı, empatiyi ve iletişimi odağına alır. Üretim sürecini meditatif bir yalnızlık içinde yürüten De Cata, içsel duygu durumlarını renk ve formlara yansıtırken; yaratım sürecini, nihai ürünün ve ticari sonucun üzerinde tutar.

Ben Teresa De Cata, Berlin'de yaşayan güney İtalyalı bir ressamım. Çocukluğumdan beri hayalim bir şeyler yaratmaktı, kendimi her türlü formda ifade etmeye çalıştım. Gençken odadaki her zaman "renkli saçlı" olan ya da "aykırı kıyafetli" kişi bendim. Büyüdükçe enerjimi ve kelimelerimi nasıl kanalize edeceğimi anladım. Bu yüzden resim yapıyorum çünkü buna ihtiyacım var ama aynı zamanda bunu istiyorum.
Sanat her zaman bir ifade biçimi, anlaşılmış hissetmenin ve diğer insanların görüldüğünü ve duyulduğunu hissettirmenin bir yolu olmuştur. Sanatımda empati büyük bir rol oynuyor: iletişim anahtardır. Bu bir kaçış değil, daha çok gerçekle yüzleşmenin ve onu kabul etmenin bir yolu.
Başlangıçta elbette, eserlerimden her zaman emin değildim, her zaman yeterli olmadığını düşünüp bir şeyler ekliyordum. Deneyim ve özgüveniniz arttıkça, eserlerinizle nasıl iletişim kuracağınızı daha iyi anladığınızı söyleyebilirim. Onlarla kelimenin tam anlamıyla konuşuyorum ve ne zaman durmam gerektiğini biliyorum; bir şekilde beni uzaklaştırıyor ve buna saygı duyuyorum.
Bazen kendimi emin hissetmediğimde, 9 yaşındayken bana resim yapmayı öğreten o çifti hatırlarım, memleketimde küçük bir atölyeleri vardı ve oraya bir ay boyunca gittim, resim yapmayı, boyamayı ve biraz seramik modellemeyi öğrendim ve bu gerçekten karakterimi oluşturdu. Keten tohumu yağının kokusunu hala hatırlarım ve şu an sanat stüdyomu kucaklayan kokuyla aynı, bu hem komik hem de tatlı.
Kesinlikle evet, özellikle ilk adımlarda (beyin fırtınası, gesso, eskizler), ilk katmanlardan sonra stüdyoda benimle birinin olması ve konuşmak sorun değil ama yaratırken dinlemeyi tercih ederim. Büyük bir podcast hayranıyım.
Sanatçı olmak, hayatınızın kendisinin bir nevi sanat eseriniz olduğu anlamına gelir, bu nedenle eserleriniz de doğal olarak günlük hayatınızdan etkilenecektir.
"The Substance" filmini gerçekten çok sevdim, bir şekilde verdiği mesaj yıllardır hissettiklerimi, canavar ve performans arasındaki paralelliği temsil ediyor.
Sabır ve yalnız olmak. Yaratma zamanı geldiğinde sadece sen ve şövale varsınız ve bu korkutucu. Bu zamanı meditasyon yapmak ve çokça düşünmek için kullanıyorum.
Ruh halimin renk ve şekil algısını etkilediğini fark ettim: eğer üzgünsem paletim daha grimsi olacak, eğer sakinfem belki de yanlış yapmaktan daha az korkuyorum ve canlı renkler kullanıyorum.
Elbette, resim yapıyorum çünkü resim yapmayı seviyorum, bitmiş sonucu görmek istediğim için değil. Bence bir tabloyu bitirdiğimde, özellikle de satıldığında kendimden bir parça kaybediyorum. Bu, doğum yapmak ve sonra sizden ve duygularınızdan bir parçayı satmak gibi. Her tablo bir yolculuk ve duygu dolu bir yol ve bittiğinde küçük bir bölüm de bitmiş oluyor.
Bence çoğunlukla sanatıma ve yeteneklerime hayran kalıyorlar ama benim için bu gerçekten "kolay" ve banal, bu yüzden kendimi alçakgönüllü tutmaya alışığım.
Asla birinin seni küçümsemesine (humble) izin verme ama öğrenmeye devam etmek için mütevazı kal. Kendini ifade et, tuvalin her hatanı affedecektir. Kendine ve başkalarına karşı nazik ol ve cüret etmekten korkma.